Dalmaçya’nın İncisi

Merhaba, ben Maya. Maya L’abeille namıdiğer Arı Maya; hikayesinden de bildiğiniz üzere meraklı, maceracı ve biraz uçarı bir bal arısı 😊. Arıların, kuşların, kelebeklerin özgürce uçuşu beni de küçüklüğümden beri hep dünyayı özgürce gezebilme hayali ile yaşattı. Gezme ve keşfetme tutkum çok erken yaşlarda başladı. Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç ettiğimiz günü bile 8 yaşımda olmama rağmen trajikomik bir şekilde valizlerle sayahate gidermiş mutluluğunda hatırlıyorum. Çünkü yine sonunda farklı bir şehir, farklı bir ülke ve faklı insanlar vardı tanıyacağım. Okullardaki gezi kolu üyeliklerimi saymazsak, dünyayı gezip göreceğime en çok üniversite tercihimi yaparken inanmıştım. Uluslararası ilişkiler bölümünü o yüzden tercih etmiştim, okulumu bitirdikten sonra da o meslekle bütün dünyayı gezeceğimi sanıyordum. Bölümümün sandığım gibi ‘uluslararası gezme’ ye çıkan bir bölüm olmadığını başladıktan birkaç hafta sonra anladım. Tabii ki okulu bırakmadım 😊. Ama beni hayallerime ne götürür diye düşününce, sevdiğim mesleği yaparak para kazanmak ve sonrasında da kazancımla seyahat edebilmek de bir bakıma aynı kapıya çıkıyordu. İlk seyahatim üniversite son sınıfta İtalya’ya tek başıma gittiğim bir gençlik kampı programıydı. Yaklaşık 1 ay boyunca 15-20 farklı ülkeden benim gibi gelen öğrencilerle bir çok şey paylaşmış ve bir çok şehir gezmiştik. Kültürlerimizi, yemeklerimizi birbirimize tanıtmış ve çok güzel arkadaşlıklar kurmuştuk. Orada edindiğim deneyim bir yıl sonra bana sadece gezip görmeye değil, birkaç yıl yaşayacağım çok kültürlü bir ülkeye gitmem için cesaret vermişti. Anneanemin gideceğimi duyup atlastan baktığında ‘dünyanın diğer ucunda’ diye yorumladığı Kanada’nin Vancouver şehrinde 3 yılı aşan bir yaşam tecrübemin ardından ülkeme döndüm. Öğrenci kampı ile başlayan, ardına onlarcası eklenen seyahatlerime bir gün ‘elmanın diğer yarısı’ olan kişi eklendi. Şaşırmamak gerekir ki tanışıklığımız da bir tatile dayanır. En sevdiğimiz ülkelerden biri olan Italya’da birbirimize evet deyip bizim için çok özel olan, Yunan Thasos adasında da düğün halayımızı çekip, sirtakimizi yaptıktan sonra, damarlarımızda dolaşan enternasyonal kan bizi birkaç ay içerisinde Avrupa’nın göbeğine yeni bir yaşama attı. Şimdi hayatımıza Almanya-Luxemburg-Fransa sınırında olan minik bir bağ rotası kasabasında, Mosel bölgesinin üzüm bağlarına bakan evimizde devam ediyoruz. Gelmiş, geçmiş, gelecek bir çok seyahatimi/seyahatimizi paylaşacağım bu platformda hepimize şimdiden iyi gezmeler…

Pandemi sonrası ilk seyahat…

En büyük tutkum olan “gezme”yi, yeni yerler keşfetmemi, seyahat etmemi ne engelleyebilir ki diye düşündüğümde; belki seçtiğim tarihlerin uygun olmaması, belki kumbaramda yeterince birikimim olmaması, belki hava şartları, belki birkaç farklı neden gelirdi sadece aklıma. Ama tüm dünyayı bir virüsün ele geçireceği, ve bırakın seyahat etmeyi, aylarca evde olmamız ve kendimizi izole etmemiz gerekeceği söylenseydi, buna anca güler geçer, bu sadece filmlerde olur derdim. Lakin gerçekten oldu. Hepimizi birçok açıdan etkileyen bu süreç bize ne çok şey öğretti, ne çok şeyin kıymetini hatırlattı. Yazacak ve paylaşacak çok şey var tabii bu süreçle ilgili, ama bana ayrılmış kısım seyahat kısmı olduğu için konuya pandemi sürecinde evde kaldığımız günlerin acısını, ilk nasıl bir tatil ve hangi rotayla çıkardık onları paylaşmak niyetindeyim.

Yasakların belirli oranda kalkması ve normalleşme süreci diye adlandırılan dönem Mayıs ayına denk gelmişti. Tabii ki bu aylarda en büyük hedef hemen ayağı suya sokmak. Belki yine durum kötüye gider, belki de gittiğimiz yerde evde izole kalmak zorunda kalırız diye hem spontane hem de kısa zamanda çok da ayrıntılara takılmadan birkaç alternatif rota arasından arabayla Hirvatistan’a gitmeye karar verdik. Bu kararımızı verdiğimiz andan yola çıkana kadar kendime söylediğim tek bir şey vardı; seyahat planı yapmak bile beni ayakta tutmaya yetiyormuş, asıl mutsuzluk, değil gidememek, planını bile yapamamak, o belirsizliğin içinde olmakmış. Ve ilk fırsatta bu mutsuzluğun bizi ele geçirmesine fırsat vermeyip, tüm önlemlerimizi alıp, tarihlerimizi netleştirip yola koyulduk. Birkaç ayrıntıya çok dikkat ettik tabii ki, özellikle pandemi dolayısıyla önceden doldurmamız gereken, sınır girişlerinde gösterilecek formlar, Hırvatistan’a varana kadar geçeceğimiz ülkelerdeki önlemler, prosedürler vb. Bu seyahatimiz Hirvatistan’a 4. gidişimizdi ve araçla olan diğer iki seyahatimizde yaptığımız gibi hedef, biyolojik saatimizle uykumuz geldiğinde Avusturya’da Alpler manzaralı bir benzinlikte arabanın içinde uyuyup, dinlenip sabah kahvemizi Alp Dağları’na karşı içip kahvaltı rotamız olan Slovenya’nın başkenti Ljubljana’ya ulaşmaktı, orada kahvaltımızı edip birkaç saat şehirde vakit geçirdikten sonra da istikametimiz olan minik Hırvat tatil kasabasına varmaktı. O yüzden Hırvatistan’a geçmeden ufak bir Ljubljana turunu da araya sığdırmak güzel olur diye düşündüm.

Ljubljana, Slovenya

Pek çok kişinin Slovenya ile Slovakya’yı karıştırdığı, Ljubljana hakkında pek de bilgisi olmadığı ya da merak etmediği gibi ben de (taa ki gezip görene kadar) aslında pek ilgilenmemiştim bu şehirle. Şehre girip kafamı arabanın camından dışarı çıkarıp ve ‘bu şehrin farklı bir havası var’ dediğimde beni umduğumdan da fazlasının beklediğini sezmiştim. Meğerse Ljubljana zaten Google’a girip baktığınızda ‘gizli mücevher’ olarak tanımlanan bir şehirmiş. Ama ben belki gizli mücevher yerine ‘kaygısız, tasasız insanlar şehri’ olarak da adlandırırdım Ljubljana’yı. Evet, beni en çok etkileyen kısmı sakin, mutlu, kaygısız insanları oldu. Ljubljanalılarin yapmayı en çok sevdiği şey nehir kenarındaki cafe ve restoranlarda oturarak bir içkiyle güneşin tadını çıkarmak. Nehrin iki yanı boyunca uzanan birbirinden güzel cafe, restoran, bar ve butik dükkanlar… hepsinin dolu olup, sokak müzisyenlerinin ezgilerinin ve cafelerde sohbet edenlerin seslerinin havada buluştuğu ama aksine ne bir gürültü, ne bir kalabalık, ne bir kaos hissetmediğiniz, sakin mi sakin, şirin mi şirin bir başkent.

Ljubljana’da kahvaltımızı edip, kahvemizi içip biraz da şehir pazarından sebze meyve alışverişi yaptıktan sonra Hırvatistan tatilimize doğru yola devam etmek üzere arabamıza giderken içinden geçtiğimiz parktaki görüntü ise bir şehrin, ülkenin kültürünün ve gelişmişlik seviyesinin işte bu küçük ayrıntılarda gizli olduğunu bana apaçık göstermiş ve bu şehirden bir kez daha hayranlıkla ayrılmama sebep olmuştu. Parkta kasalara konulmuş kitaplar ve şezlong sandalyelerde parkın içinden geçerken bir mola verip bir kitap alıp okuyan insanlar vardı. Ve bu manzaranın etrafa verdiği enerji… Zaten nehir kenarında gezerken de takı veya hediyelik eşya standları yerine kitap standlarının ağırlığı beni parktaki bu görüntüye önceden hazırlamıştı.

Lovran, Hırvatistan

Izole seyahat deneyimi…

Daha önceki seyahatlerimizde (özellikle adalarda) ne kadar da izole dediğimiz tatillerimiz olmuştu ama bu sefer bir virüsten dolayı bile bile izlole olmaya çalıştığımız, mümkün olduğunca kalabalık ortamlardan uzak durmayı hedeflediğimiz, gideceğimiz bölgenin meşhur yerlerini araştırmadığımız, ziyaret etmeyi planlamadığımız, cafelerde oturmamayı, restoranlarda yiyip içmemeyi planladığımız bir seyahatin içindeydik, nasıl geçecek biz de çok şaşkın ve heyecanlıydık.

Lovran Hirvatistan’ın batısında yer alan Istra yarım adasının en eski yerleşim yerlerinden biri. Dalmaçya kıyılarının en kuzeyindeki Adriyatik’in kraliçesi olarak bilinen Opatija’ya 5 km mesafede şirin mi şirin bir sahil kasabası. Lovran Hırvatça ‘lovor’ ‘defne’ kelimesinden türemiş ve sebebi de bölgenin bitki ortusunde defne bitkisinin ağırlıklı olmasıymış. Bunu Lovran’i araştırırken okumuştum fakat Lovran’da defneden çok lavantanın hakimiyetini gittiğimde görmüştüm. Izole yapmaya niyetlendiğimiz ilk seyahatimizi ortak kullanım alanları olmasın ve belki de elimizde olmayan nedenlerle (seyahat yasağının tekrar gelmesi vb durumlar) daha uzun kalmamız gerekebilir diye doğayla iç içe, dağ eteğinde, denize manzarası olan bir Airbnb evinde yapmaya karar verdik. Konaklama arayisimizi yaparken zaten Lovran’ın yerleşim yapısının ağırlıklı yamaç ve dağ eteklerine kurulu deniz manzaralı evlerden oluştuğunu görmüştük. Yokuş sokaklar,  virajlı yollar, tırmandıkça artan manzara bizi eve yaklaştıkça heyecanlandırmıştı. Kiraladığımız Airbnb evine ulaştığımızda ev sahibi olan aile bizi kucaklayarak karşıladı. Şaşkındık, aylarca bırakın sarılmayı, kucaklaşmayı değil insana, her yere, her şeye dokunmaktan çekiniyorduk. Hırvat aile pandemiye aldırış etmeden, aylar sonra (Lovran’da sezon normal şartlarda Mart’ta açılır Ekim sonunda kapanırmış) karşılarında konuk görmenin mutluluğunu bize sarılarak göstermişlerdi. Biz daha ilk dakikadan panik içerisinde ne yapacağımızı ne diyeceğimizi düşünürken ülke olarak da bireysel olarak da bu süreci ne kadar titiz ve dikkatli geçirdiklerini anlattılar. Valizimizi indirip manzarayı da görünce zaten bu tatlı Hırvat aile ve masal kitaplarından çıkmış gibi olan evimizle birlikte 2 haftalık boşvermişliğimiz başlamış oldu. Yerleşmemize vakit tanınmadı, hemen önden ev yapımı bir rakı ikram edildi, ardından buzdolabını doldurmamiz için komşudan taze yumurta getirildi, bir diğer komşuda saf zeytinyağı varmış, hemen bir şişe istendi, bahçe gezdirildi, sebzeler, meyveler, kaldığınız sürece sizin dendi, bu fasıl bitince de sahibi oldukları lavanta bahçesini gezdirdiler ki orada seyahatin kokusu değişti. Meğerse bu bölgede onlar gibi birçok aile geçimini lavantadan sağlarmış, lavantalar ekilir, toplanır, kurutulur, satılır, yağı sabunu yapılır, süsler, dekoratif yastıklar, objeler… Lavanta her yerde kullanılırmış. Evin sahibi Boris ve Svenka’ya bu evi yenilemeden önce de yeniledikten sonra da satmaları için çok teklifler verilmiş, fakat onlar burayı hem yaşamak hem de dünyanın dört bir yanından gelen gezginlere açmak istedikleri için hiç oralı olmamışlar. 8 yıldır düzenli olarak taa Kolombiya’dan gelen bir çift varmış mesela, her yaz gelip onlarda mutlaka iki hafta kalırlarmış. Evin bizim kaldığımız stüdyo daire olarak geçen kısmı eskiden şaraphane olarak kullanılıyormuş. Evin iç dekorasyonundaki her objeyi de Svenka kendi bahçelerindeki lavantalarla yapmış.

Lovran’a vardığımız gün ve sonraki iki gün hava yer yer yağmurluydu, o yüzden denize gitmek yerine evin tadını çıkarıp her gün o güzel manzarada kitaplarımızı okuyup, müziğimizi dinleyip, bahçeden topladığımız sebzelerle güzel kahvaltılar edip, güzel yemekler hazırladık. Böyle bir yerde izole olduğumuz ama aynı zamanda da ‘seyahatte’ olduğumuz için çok mutluyduk.

Yağmur ve bulutlar gidip güneş yüzünü, Haziran da sıcağını gösterince kendimizi hemen denize attık. Hırvatistan’da en sevdiğimiz şey her yerden denize girilebiliyor olması.

Dalmaçya kıyıları yapısı itibarı ile kayalık olduğu için Hırvatistan’da kum veya ince taş plajlar çok azdır, o yüzden şehir merkezinden, bir restoranın önünden, otobüs durağının arkasından, kısaca her yerden, her taştan denize girilebilir. Ama ev sahibi Svenka; ‘dikkat edin burda her lokalin bi taşı vardır’ demişti, ‘başkasının taşına havlu atmayın’ diye uyarmıştı 😊. “Nasıl anlayabiliriz ki kimin taşı” dediğimizde, “60 yaşında bir teyze gelir ‘ben 40 yıldır bu taşta gunesleniyorum’” der ve siz sessizce kalkmak zorunda kalabilirsiniz demişti 😊 Neyse ki gözümüze kestirdiğimiz ve ilk birkaç gün aynı yerden denize girdiğimiz taşa kimse benim demedi.

Lovran ve genel olarak Hırvatistan çok temiz bir ülke, denizde, sokaklarda, kayalıkların arasında en ufak bir çöp bile görmeniz mümkün değil, o yüzden denizi de zaten havuz suyu gibi dediklerinden.

Bu arada tatilimizin üçüncü gününde virüsün varlığını, pandemi sürecini, geçirdiğimiz o tedirgin ayları unutup, Hırvat insanının rahatlığına ve rehavetine biz de hemen adapte olmuştuk. Üçüncü akşam balık yemeye, ertesi sabah köy meydanında kahvemizi içmeye, akşamları dondurmamızı alıp sahilde yürümeye başlamıştık bile. Bu rahatlıkla hemen etrafta gezilecek yerler listesini de çıkardık ve rotamıza yazının ileriki bölümlerinde tanıtacağım Krk adasını da eklemiş olduk. Lovran ilk bakışta Italya’nın Ligurya bölgesini anımsattı bana, denize dik kayalıklar, yamaçlardaki rengarenk evler, sarı renkli köyü yeşil panjurlu villalar, Italya ile özdeşleştirdiğim şemsiye çamı ağaçları ve sahil boyunca bir yanınız doğa bir yanınız deniz olan ara ara kemer altlarından geçen dar yürüyüş yolları.

Lovran eski bir balıkçı kasabası olduğu için balık lokantaları ve restoranları gerçekten çok güzel. Ufak bir limanı olan Lovran’da deniz manzaralı restoranların yanı sıra Starı Grad(eski şehir) denilen eski şehir bölgesinde de dar ara sokaklarda konumlanmış çok güzel yerlerde balık yemek mümkün. Restoran Ulika en sık gittiklerimizden bir tanesiydi.

Ağaçların altına konumlanmış masaları ve ödüllü aşçısı ile, farklı tatları ile sunumlarıyla eşsiz kılan ve her aperatif, yemek, tatlı, içki öncesi kısa bir açıklama ile servisi yapan ‘Food and Wine bar Ganeum’ ise en beğendiğimiz yerlerden biri oldu

Lovran’da çok ufak sayılabilecek köy meydanından ara sokaklarına girip yürümeye başladığınızda sokaklar yavaş yavaş daralsa da her an ufak bir café, şarap tadımı yapıp oturup şarap içebileceğiniz bir bar, küçük bir sanat atölyesi veya şık bir restoranla karşılaşmak mümkün.

Biz Lovran çok küçük olduğu için, ve uzun kaldığımız için bir çok yeri denemiş olduk fakat en severek vakit geçirdiğimiz yer köy meydanında sabah kahvemizi içtiğimiz ve sürekli başımı kaldırıp gökyüzüne bakıp bakıp çok mutlu hissettiğim bu minik mint panjurlu cafe oldu.

Hırvatistan’ın en azından deneyimlediğimiz kadarı ile Istra bölgesinin deniz mahsulleri dışında bir de böreği ve köftesi meşhur. Sabahları burek(bizim su boregimize çok benziyor) ve klipici (bizim ay coregine benziyor) gibi pastane ürünleri satan minik dükkânların önünde kuyruklar oluşuyor.

Köfte de aslında ‘Cevapcici’ olarak bilinen ve meşhur olan bir yiyecek Hirvatistan’da, sebebi ise Balkan Savaşı’ndan sonra dağılan Yugoslavya’dan azımsanmayacak bir nüfusun Sırbistan, Kosova, Bosna-Hersek, Makedonya ve Arnavutluk’tan buraya yerleşmiş ve yemek kültürlerini de getirmiş olmaları.

Hırvatistan’da alkol tüketimi de oldukça fazla. Ülkede her yıl 140 milyon litreyi aşan bir şarap tüketiminin olduğu söylense de en çok bira tüketilen 15 ülke arasında da yer alıyor. En meşhur biraları Ozujsko fakat bir Çek birası olan Karlovocko’nun da ciddi hakimiyeti var. Bira tüketimi o kadar fazla ki Ozujsko’ nun gazoz gibi bir tat ve görüntüsü olan limonlusundan böğürtlenlisine her aroması mevcut. Şarap üretimi de Istra bölgesi Italya’ya yakın olduğu için daha çok Italyan standartlarındaki şaraplara yakın yapılıyor.

Krk Adası, Hırvatistan

Bahsettiğim gibi üçüncü günden sonra izole tatil havasından çıkıp plan yapmaya başlayınca ev sahibimizin tavsiyeleri üzerine gitmeden dönmeyin dediği Krk adasını da günü birlik ziyaret ettik. Krk adasını zaten çok duymuş ve birçok Avrupalının burada evi olduğunu, kamp için geldiğini ve çok tercih edilen bir tatil rotası olduğunu biliyorduk. Krk Istra bölgesinin en büyük şehri olan Rijeka‘dan köprüyle geçilebilen bir ada. Çok güzel bir mimarisi, yemyeşil doğası ve tertemiz bir denizi var.

Anakaraya bağlı uzunca bir köprüden geçip iç kısımlara doğru ilerlemeye başlayınca zaten her yanınızı üzüm bağları ve zeytin ağaçları çevriliyor ve ‘evet adadayım’ hissiyatınız başlıyor. Biz Krk’i günü birlik gezecegimiz için doğrudan Krk adasının merkezi olan başkent Krk’a gittik.

Tabii Hırvatistan’da her yerde her an yüzebileceğimizi bildiğimiz için de mayolar içimizde havlular çantamızdaydı. Nitekim öyle de oldu. Krk’in o eşsiz denizinde de yüzmeden dönmedik. Hırvatistan için çok da normal olmayan ince çakıl, yer yer de kum plajlara burada rastlamak mümkün. Biz de bunlardan biri olan Oprna Bay’i denemek istedik. Oprna Bay bana Kaputas plajını hatırlattı. Virajlı yollardan giderek ulaşılan bu koy malesef bir çok koy gibi ulaşımı zor olduğu için çok güzel sanırım. Koya ulaşmak için aracınızı virajlı yol üzerinde bulabildiğiniz bir yere park edip dimdik patikalardan neredeyse uçurum gibi görünen tepeden aşağıya inmeniz gerekiyor. Tabii ki dönüş için tırmanışta da aynı şekilde. Oprna Bay‘in özelliği doğal beyaz kum ve çakıl plajı ve gerçekten kristal berraklığındaki masmavi suyu. Bizi ulaşımı çok ama çok zor olan bu koyda şaşırtan şey de ufacık bir büfenin olması ve su ve biradan başka da hiç birşeyin satılmamasıydı😊 tabii ki çok bakir olduğu için hak verdik tesis olmamasına, fakat ulaşımı bu kadar zor olup kraker dahi satılmaması… Şurada bir tostçu, bir gözlemeci olsa dedirtiyor insana 😊

Krk’i özel kılan en önemli şeylerden biri aslında bitmeyen festivalleriymiş fakat pandemi dolayısıyla bu yıl bir çoğu iptal olmuş. Özellikle orta çağ festivali ve yerel şarap, bal, peynir üreticilerinin ev sahipliği yaptığı şarap festivali en meşhurlarıymış. Krk’in Italya’ya yakın konumu dolayısıyla Italyan mutfağı burada müthiş bir şekilde deniz mahsulleri ile harmanlanıp ev yapımı şaraplarla süslenmiş. Bu noktada Krk gastronomik bir cazibe merkezi haline de gelmiş. Ben aile işletmesi olan, balık ve ev şarabını denediğimiz Konoba Andreja‘dan çok memnun ayrılsam da, gastronomiye dair Krk ile ilgili bir şey soran olursa dondurmasından bahsederdim 😊 Italya’da yediğim gelatoları saymazsam sadece dondurması için bile gelebileceğim tek yer diyebilirim. Ben organik lavanta ve bitter çikolatalısını denedim fakat imkânım olsa saat başı yer ve her çeşidinden denemek isterdim.

Hırvatistan’dan eve dönüşün en sevdiğimiz yanı da Slovenya’nın köylerinden geçmemiz ve aynı Ege-Akdeniz tatil dönüşlerinde olduğu gibi arabayı hunharca yol kenarlarında sebze meyve satan köylülerin tezgâhlarından doldurmamiz 😊

Yol boyunca ara ara gelen kavun, domates kokusu, zeytinyağı şişelerinin birbirine çarpması, koltuklardaki tuzlu su lekeleri ve paspaslardaki kumlar…yine geleceğiz Lovran…

Bir sonraki rotada görüşmek üzere.

Maya L’abeille

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir