Hepimizin Anısı

Hayatımda ilk kez bir anımı yazıyorum. Ama bu anı yalnız benim değil, hepimizin anısı. Neden mi yazıyorum? Belleksiz bir toplum olmamızı engellemek için. Kendi payıma düşeni yazmak, unutmamak için. Hatta sıkıntılı geçirdiğimiz bu günleri, neler yaşadığımızı, neler hissettiğimizi herkes bir kenara not etse çok güzel olur diye düşünüyorum. Misal; mahalledeki bakkal, işyerindeki çalışan, evde çocuğuyla ilgilenen kadın, üniversiteli bir genç… Ama muhakkak yazmalı. Yaşananlar üç gün sonra unutulmamalı. Üzüntüler, öfkeler, sevinçler, kaygılar, ölümler. Ben de şimdi kendi payıma düşeni yapıp, bir kaç meseleden bahsedeyim müsaadenizle.

            Dünya geneline yayılan Covid-19 salgını Türkiye’de ilk kez 10 Mart 2020’de tespit edildi. Virüse bağlı ilk ölüm ise 15 Mart 2020’de gerçekleşti ve o günden sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Hayatımızdaki birçok şeyi kaybettik, hala bir ümit eski hayatımıza dönmeyi bekliyoruz. İlk ölümün gerçekleştiği günü hatırlıyorum da, korkunçtu. İnanamamış ve çok kaygılanmıştım. Çünkü salgın kelimesini daha önce sadece kitaplarda okumuştum ve ne demek olduğunu bilemiyordum. Virüs hayatımıza girdiğinde ben evimden, memleketimden çok uzaklardaydım, geziyordum güya. Başımıza neler geleceğinden bihaber sessizce haberleri takip ediyordum. Şimdi ne olacaktı? Ben böyle düşünürken günler geçti, virüs hızla yayılmaya başladı, ölümler arttı, insanlar birbirinden kaçar oldu. İlk kez sokağa çıkma yasağı yaşadım ve sadece pencereden bakmayla yetinerek, dışarıdaki havayı içime doyasıya çekemeden günlerce bekledim. Bu yetmezmiş gibi evime de gidemedim, seyahat yasakları geldi ve hapsolmuş hissettim kendimi günlerce. Sadece bitsin istedim günler, sadece bitsin! İlk kez ‘evime gidebilecek miyim’i sordum kendime. İlk kez memleketimi özledim, sonra vatanına hasret ölen Nazım’ı düşündüm. Özlemek ne demek onu anladım. Evladın annesine sarılacakken aklından bunu kaç kez sorguladığına şahit oldum. Sokaklardan çekilen o çocuk seslerini arar oldum. Yasaklar geldi herkes kendince bir şeyler yapmaya çalıştı, sağlık çalışanları; o yüce gönüllü insanlar, çok çalıştı. Biz evlerimizde sıkılırken onlar evlatlarından, ailelerinden uzak kaldı günlerce, belki de aylarca. Ve günler, aylar, mevsimler geçti, binlerce insan öldü, yasaklar kalktı, normalleşmeye başladık ama en kötüsü; ben o ilk ölümü duyduğum kaygı ve üzüntüyü hissedemedim artık. Maalesef sayılar artarken biz de alışmaya başladık duyduğumuz ölümlere. İnsan ne garip…

            Hastalıkla mücadele ederken hepimiz maskemizi takıp, mesafemize dikkat etmeye çalışırken bilin bakalım ne oldu? 30 Ekim 2020. İzmir’de 6.6 şiddetinde büyük bir deprem. Yıkılan bir sürü apartman, enkaz altında kalan yüzlerce insan. Peki bu kez ne olacaktı? Herkes birbirinden kaçıyordu ya hani, depremde böyle bir şey söz konusu olamazdı. Bu bir afetti ve yakın temas kurmadan nasıl olacaktı? Rutin hayatlarımızı yaşarken çok korkutuyor bizi bu Covid. Ama orada bir can kurtarılmayı beklerken korku falan kalmıyormuş bizde. Saniyeler içinde canhıraş çalışmalar başladı, insanlar tek yürek oldu sağ salim canlara ulaşabilmek için. Biz İzmir’den çok uzaktayız ama günlerdir aklımız, fikrimiz, canımız orada. Mucizelere tanıklık ediyoruz, mesela 91 saat sonra Rıza Bey Apartmanı enkazından Ayda hepimize el salladı, henüz bitmedi dedi bu yaşam benim için. Zor günler geçiriyoruz, bitmek bilmeyen. Sadece umutlara tutunarak güzel günlerin gelmesini bekliyoruz hepimiz. Ve tüm bunlar benim değil hepimizin anısı, acısı. Yazmak istedim çünkü unutmak istemiyorum tüm bu yaşananları. Sadece ben değil kimse unutmamalı, bir yere not etmeli ki arada dönüp neleri kaybettiğimizi, neleri bulabildiğimizi görelim. Aldığımız her bir nefesin ne kadar özel ve kıymetli olduğunu, birbirine sarılamadan öyle uzaktan sohbet etmenin acısını, öğretmenlerimizin kıymetini, canını hiçe sayıp insanlara merhem olanları. Unutmamalı bu millet ve her yaşanılandan bir ders çıkarmalı. Salgınla, doğal afetlerle, ihmallerle sınanmış hayatların senesi oldu bu yıl. Yazacak, sitem edecek o kadar çok şey var ki, ama ben sitemleri herkesin kendi vicdanına bırakıyorum ve Orhan Veli’nin şu satırlarıyla bitirmek istiyorum cümlelerimi.

 

Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;

Çiçekler gürültüyle açar;

Gürültüyle çıkar duman topraktan.

 

Hele martılar, hele martılar,

Her bir tüylerinde ayrı telaş!..

 

Gün olur, başıma kadar mavi;

Gün olur, başıma kadar güneş;

Gün olur, deli gibi…

 

Kim bilir, belki, yıllar yıllar sonra kalbi kırık bir çocuk okur tüm bu yazılanları…

Merve TAHİR

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir