Kimim Ben?

KİMİM BEN!

Geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu. Dünya büyüye uğradı ve karardı. Bu durum insanlar üzerinde büyük çarpılmaya sebep oldu. Bu çarpılma bizi bir yolcululuğa fırlattı. Kendimizi; bildiğimiz bir odadan bildiğimiz başka odalara, bilmediğimiz, belirsiz, dayanaksız yollardan, kestirme deyip; yolu uzatarak taşıdık. Yolculuğumuz esnasında toplumsal ve bireysel sorumluluklarımızı çevresel etkenlerle harmanlayıp zamanı devirerek bu ana geldik. Biz bu ana ulaştığımızda, an bizden uzaklaştı ve öylece kalakaldık. Artık bu koşuşturmacadan yorulup aynaya döndük ve o cesaretimizi zorlayan soruyu soruverdik.
Sen kimsin? Kimdik biz? Biz… ?
Ben kendimi arpacık soğana benzetiyorum. Her türlü toprakta yetişebilen soğanın, toprağa ekildiği andan itibaren büyüyüp yeşermesi için içten çürüyüp kendisini boşaltması gerekir. O çürüme zaman alır ve toprağından besin alan bitki yeşerip taze yaprakları olan bir yenilenme sürecine girer. Varlığını olgunlaştırıp devamlılığını sağlar.
Dünyaya geldiğimiz günden beri yeşerdiğimiz kara parçasıyla, ten rengimizle, ırkımızla, dilimizle, dinimizle, cinsiyetimizle, bizi belirleyen ama bizim belirlemekte hiç etken olmadığımız konu başlıklarıyla tanımlanıyoruz. Tanımlanmamız yeterli gelmiyor, ya başkalarının etkisiyle, ya da bilhassa biz (oluşturamadığımız kendimiz) bir grubun başlığı altına giriveriyoruz. Ali yada Clotte olabilme uğraşının içinde “Olum Adanalılar mert olur”, “Kısa saçlılar zeki olur” gibi algı gruplarının bir yerlerine dahil oluveriyoruz.
Bilgileri gruplamak öğrenmeyi organize eder. Grupladığımız özellikleri ayrıştırmaksa sonraki aşamadır. Biz daha organizasyon aşamasında kalıp öğrenme ile aramıza mesafe koyuyoruz. Daha soruyu soralı iki paragraf oldu, iki sokak etmez. Neremize kadar geldik? Vardığımız kadarından anlamlandırabildiklerimiz neler?
İnsan, aşamalı bir oluştur. Yaşamadığı her anına yabancıdır. Basit ama çözümü sırasında “kesin ben bir yerde hata yapıyorum, bu soru bu kadar basit olamaz” dedirten ve yanlış cevaplanan soru gibidir. Dur gitme! Amann kendinden gidemezsin ki zaten, ancak kendine gelirsin! Ayrıca bu gel gitler arasındaki mesafeyi kapatamazsın da yaşam boyunca. Daha kimliğimize kavuşamadan kendimizi bir ağacın dalında yeşertmeye çalışıyoruz. Üstüne üstlük elma ağacı kırmızı renkli meyve verdiğinden mütevellit meyveyi kırmızı renkte algılayıp ağacının yapraklarına dahi bakmadan armut ağacına zarar vermeye çalışıyor sarı renkli meyveyi kabullenemediği için. Tüm bu anlamsızlık bir varoluş ve kimlik edim sürecinin karmaşasından ve ötekine karşı hoşgörüsüzlükten kaynaklanıyor. Bizi biz yapan şeyin içerde bir yerde olması, zamanın tünellerinden geçerken edindiğimiz yol anıları olması gerekirken bizi biz yapan şeylerden sıyrılmaya çalışıp içinde yaşadığımız kabuktan bağımsızlaşmaya çalışıyoruz. Bir yarışın içine atılıyoruz. Yol kenarındaki işaretlere bağlı kalıp, hız sınırını aşsak da aşmasak da cezamızı çekip parkuru tamamlayarak oyundan çıkıp gidiyoruz. Bu oyunun ne zaman sona ereceğini bilmemek de cabası.

Girdiğimiz her yeni ortamın azınlığı olarak yaşıyoruz. Köyde yaşayan bir şehirlinin köylüler arasında hissettiği gibi yada küçük bir çocuğun ebeveyn kalabalığı içinde hissettiği azınlık hissi gibi. Biriken azlıklarımızla çoğalabilmek ütopikleşirken az kaldığımız alanlar çoğalarak yalnızlaştırıyor bizi.
Yalnızlığımızız aslında. Kimliğimiz mutfağımız. Yalınlığımızda kavrulup eylemlerimizin üzerine biraz inanç, bir avuç bilgi, az biraz da merak serpiştirerek tenceremizin kapağını kapatıyoruz. Tek bir malzemeyle insan olurken, içimize aldıklarımızla ve dışa aktardıklarımızla “ben” olabilmeye doğru kısık ateşte fıkırdıyoruz. Her deneyimde daha da haşlanıyoruz. Kıvamını tutturabilene…

 

Hanım Güler

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir